Kitsch Latife: Umran
Kayısı reçeline hamle ettiği sırada aniden beliriverdi zihninde. Payduşka mı oynuyordu? Hava kararmış, gün akşam olmaya yakın, bir sokak arasında, bilmediği yahut anımsayamadığı bir sokak bu, ve epeyce de insan var. Portakal suyundan bir yudum aldı. Bunun hafızasını tazelemeye yettiğini söylemek güç. Belli belirsiz yüzler… Emin olduğu şey, oynamaya kendi gönüllü olduğu. Kaşlarını tavana itip gözlerini masaya devirdi ve burnundan verdiği zarif nefesle rüyasını defetti. Bir yudum daha sonra portakal suyu bitmişti. Aniden ayaklandı ve dolaptan cezveyi alıverdi. O değil ama çiçekli pijaması şımarıkça dans ediyordu. Bir fincan su, iki buçuk kaşık şeker ve iki kaşık tepeleme kahve. Karıştırdı. Kısık ateş. Aheste aheste. Kendi pek bir canlı ve şen, kahvaltılıkları saklama kaplarında buzdolabına yerleştirdi. Masayı sildi. Pencere önündeki fesleğenle merhabalaştı ve yine kahveyi karıştırdı bir süre. Pencereden dışarı bakarak oldu. Şu geçen kocakarı, geçenlerde pazarda elinde torbalarla yanında dikelmiş garibim oğlancığa fanila bakan kadın değil miydi? Pek güzel giyinmiş. Nereye böyle bu saatte? Fincana, göz göz olmuş telveden bir tutam topak… Ardından dolaptan su ve sütü çıkardı. Kahveye acısını alsın diye birkaç damla süt ekledi. Ağzındaki tadı alsın diyeyse yarım bardak kadar suyu fondipledi. Su ve sütü tekrar dolaba koydu. Kahve pişmişti, ağır ağır doldurdu fincana ve artık ışınlanmaya hazırdı.
Pazar sabahından bir kesit bu. Ah, evet, Umran pazarları böyledir. Umran, evet, nüfüs memürünün ümürsamazlığı ve yani müthiş bir talihsizlik sonücü, Umran.
Mutfaktan dışarı adımını atmasıyla bir kasvet kumkumasının içinde olduğunu duyumsadı. Yardımcı olması için kahvesinden bir yudum aldı bile. Kahve boğazını banyo ederken, adımlarını birbiri ardına sıklaştırdı. Hızla, koridor bitesiye, zamanını değerlendirmek için uçuşan fikir kümelerinin içinden Hazeri’yi yakaladı. Yakalamasıyla kafasını yüzükoyun, halıya handiyse paralel eğiverdi. Kafalarımız, fikirlerimiz köşelere sıkışıp kalmadan, rahatça uçuşabilsin diye yuvarlak değil miydi? Halının iç içe geçmiş baklava desenlerinin güzergâhında salonun eşiğine varacak doğru yolu zorlanmadan buldu. Nihayet ışığa ve dostlarına ulaşmıştı. Şöylece bir göz gezdirdi. Kuşkonmaz, kılıç ve top kılıç (peygamber kılıcı da derler), sarmaşıklar, çilli begonya, siyah ve kirpikli begonyalar, parlak mustafa, pothos, hepsinin de keyfi tıkırında görünüyordu. Difenbahya biraz sinirli gibiydi, eh ama onun her zamanki hâli bu. Balkon tarafına göz attı; sardunya ve hercai menekşe etrafı seyre ve şimdiden dedikoduya başlamışlardı. Hemen yanlarında, balzamin; o öyle mi ama? Ne kadar da mağrur duruyordu. Küçük bir reveransla Umran’ı selamladı… Umran’sa göz kırptı biricik arkadaşına. Möbleler -Umran öyle söyler- yerli yerindeydi, uhh tülün kenarı pencereye sıkışmış, onu kurtarmalı ve kanepede günlerdir debelenmekten argın Kerime Nadir duruyor, bugün artık Gümüş Selvi’yi bitirmeli… Anacığından yadigâr duvar saati tıkırdamakta, saatin yanında asılı çerçeveden kadim dostu Nilüfer tebessümüne eşlik etmekteydi. Ağır aksak ilerlerken zigon sehpaya çarpmamak için bir adım öteye kayacak oldu ve ama daha iyi bir fikir bulmuşçasına bu hareketinden anında vazgeçip kocamaaan bir adımla sehpanın üzerine çıktı! Kahvesi hâlâ elinde, sehpa ile dayanması üzerine yaptıkları gizli sözleşmeyle, deminden beri yaptığı gözlemlerin sağlamasını yapmak istercesine etrafında bir tam tur dönerek dünyasını kuş bakışı seyre daldı bir süre. Ah, burası onun dünyasıydı! Evse, evreni. Hazeri nesiydi peki onun? Hazeri’den pek güzel biblo olur diye düşündü; şöyle girişe yahut yatak odası tarafına… Bir kahkaha attı. Kahkaha yerini gevrek bir tebessüme bırakırken, siyah begonya öteden seslendi:
“Ne yani bundan sonra Difi’nin suyunu Hazeri mi verecekmiş!”
Buna top kılıç dahi gülmeden edemedi. Hepsi bir olmuş difenbahyanın üzerine gidiyorlardı. Hayli başarısız bir koro hâlinde kuru gürültü ediyorlardı: “Difi’yi-Hazeri-sulaya-cak, Difi’yi-Hazeri-sulaya-cak, Difi’yi-Haze…” Begonyalar! Az değildi bu siyah begonya. Ortalığı karıştırmakta üstüne yok. Ah begonya! Kirpiklisi de öyledir. Eh, bütün çiçekler su ister elbet; ama onlar dahasını da… Çilli o kadar değil, o usturupludur yine. Hakkını teslim etmek gerek. Ama o ikisi yok mu, onlar, nasıl derler, hafifmeşreptirler… Ortada bir şey de yokken hem, durduk yere bu da ne demek oluyordu? Hem öyleyse bile, yani diyelim Hazeri yapacak bunu, sanki tek difenbahyaya? Boş laflardı bunlar. Lakırdı olsun işte…
Difenbahya önce bir iki homurdandı, ama sonra dayanamayıp yayvan yapraklarından biriyle azıcık sola kaykılarak hıncını hemen yamacındaki top kılıçtan çıkardı. Difenbahyanın bir yaprağı, top kılıcın güneşini kesmeye, üzerine gölge olmaya yetiyordu. Ne top kılıcın difenbahyadan, ne de difenbahyanın top kılıçtan bir alıp veremediği vardı ya, ikisi de biliyorlardı bunu, yine de bildik senaryolar işte. Balzamin arkadan anaç tavrıyla seslendi de, difenbahya nihayet yaprakçığını top kılıcın üzerinden çekip o eski vakur hâline döndü. Balzamini herkes sever.
Deminden beri olanları sadece boş bakışlarla izlemekle yetinen Umran, sağ ayağını kaldırarak sağı solu yoklarcasına birkaç saniyeliğine boşlukta gezdirdi ayacığını. Yer çekiminden iyice emin olduktan sonra, kendini aniden boşluğa bıraktı.
Sert bir inişti. Ama… olmadı.
Balkondan, ya da mutfak da fena fikir değil, kendini atmayı deneyebilirdi pekâlâ; ama gerçekten evden hiç çıkası yoktu. Hem sonlanmasının ardından ne olacağını çıkarsayamadığı, ama kendisine göre şimdiden uzamış bu misafirliğe bir son verecekse bunu kendi evinde, ev sahibi olarak yapmaktı ona yaraşan…
Kimseden çıt çıkmıyordu. Dostları onun için endişelenmişti elbet, ama onu birazcık biliyorlarsa, bu, konuşmak için hiç de uygun bir zaman değildi. Her biri içe kapanıp sessizliğine yardım ettiler Umran’ın. Umran, gözlerini halının muhtelif desenlerinde gezdirmekle meşguldü, üzerine ve etrafa sıçramış kahve için yapabileceği bir şey yoktu. Ne bitmez kahve! Fincanın ada ada olmuş telvelerinde dalga dalga son yudumlar. Yudumlarla nükseden her yeni sancıda, onu ve dostlarını ve hepten dünyasını hiçliğe çağıran bir kuvvet var. Son yudumunu aldı ve kahve ona, o kahveye karışmıştı. Gözlerini de ne zaman kapamıştı? Kahveye karıştığından beri olsa gerek, karanlığı çiğnemeden yutmalıydı. Yutkunurken önce sağ gözünü, sonra saniye sektirmeden ötekini usulca aralayıp gözleriyle yarım bir yay çizerek etrafını kolaçan etti. Dünya, um!run!da! değildi.
Fincanı sehpaya bıraktı, balzamine bir bakış fırlattı ve dönüp ağır aksak adımlamaya başladı. Salonun eşiğini aşmasıyla ruhunu darlayan ağırlığa hepten takatsiz kaldığını fark etti. Çiçekli pijamasından dökülen çiçek filizleri yoluna engel oluyor, terliğini sürürken kök salmaya çabalamış farazi filizler ve onların dalları, yapraklarının çıtırtıları ve hışırtılarında akli melekelerini bir bir yitiriyordu. Yüzüne su çarpmak fena bir fikir sayılmazdı. Koridor. Banyo.
Tökezleyerek, ağır ağır ve ama nihayet… ulaşmıştı. Kör gözlerle çevreyi yokladı ve el yordamıyla çeşmeyi kısa zamanda buldu. Çeşmeyi açtı ve suyun tazyikine birkaç saniyeliğine şaşakaldı. Önce korktu ellerini bu tazyike siper etmeye, kapılıp da savruluverir diye korktu; ama sonra boş verdi, hatta unuttu. Avuçlarını açıp duasına başladı. Alnı, göz kapakları, elmacık kemikleri, yanak çukurları ve nihayet çenesi bu yapay şelalenin yatağını oluşturuyorlardı. Boca ettiği her avuç duada, şakaklarından alnına ve oradan vücudunun hemen her yerine yayılan sancıyı birkaç saniyeliğine baskılamayı başarıyordu. Bunu art arda defalarca tekrarladı. Ama nafile. Bunlar geçici, yine Umran’ın deyimiyle, palyatif çözüm denemeleriydi. Buna bir son vermeliydi. Bu defa avucunu son raddesine dek iyiden iyiye doldurdu ve hızla başparmaklarının uçlarını kulak memesinin altına, çene eklemine, ötekilerini ise hemen kaşlarının üzerine, alın çizgilerine, bir süreliğine çivileyerek sabitledi. Ferahlığın, arınmanın tadını çıkardı. Kısa aralıklarla art arda nefesler. Payduşka mı oynuyordu? Biraz sonra, parmaklarını, bir piyanistin slow bir şarkıda tuşlara basarkenki naifliği ile bir çiftçinin tırmığıyla toprağı işlerkenki hoyratlığı arasında bir yerlerde, yüzünün her bir girinti çıkıntısında gezdirerek gırtlak çıkıntısından sürükleyip ensesinde buluşturdu. Birbirine değen parmak uçlarıyla kelepçe olmuş elleri fikirlerini kovuşturmaya aldı hemen. Hâlâ süzülmekte olan damla damla dualardan birkaçı arsızca gerdanından göğüslerine giden yolu keşfetti. Keşfetsindi zaten, pehh, ne çıkar?
Çok değil, birkaç saniye sonra kelepçeden kurtuldu ve havluya uzandı. Havluyu gelişigüzel gezdirdi suratında. Ayna. Bir zamanlar iyi ahbap, sıkı dostlardı değil mi? Ne zamandı? Hatırlamıyordu. Aynadaki yansısı ne zamandır böyle sırt çevirmişti ki Umran’a? Hafızasından cımbızla yakaladı: Hödük kere hödüktü bu Hazeri inan olsun. Dö la pağhizyeğn! Müğjde sizeğ! Parizyen çorap; zarif, sağlam, esnek çorap… diye bağırmıştı değil mi? Aman tanrım… Sevgiliye ne de güzel bir hediye(!) Omuzlara kadar gelen kırlaşmış seyrek saçları, yine kır ve ama kirliden hâllice sakalı, biçimli yüz hatları ve şehla bakışları, tiftik tiftik ceketi ve değişmez klasiği yeşil converseleriyle, iri kıyım Hazeri’yi kabaca resmetti zihninde. Havluyu yerine astı ve çıktı banyodan. Balzaminle konuşası vardı ya aslında, yine de diğerlerine görünmemek için hiç salona yönelmeden hemen sağa çark edip yatak odasına geçti.
Umran, Hazeri’siz yapamazdı ki.
Bunu biliyordu. Ve onu seviyordu. Önce bağdaş kurdu yatağının üzerinde, sonra beğenmeyip uzanıverdi. Peki ama onu evreninde istiyor muydu? Yüzüne su vurmak iyi gelmişti, evet, belki bundandır, yardım istedi gözlerinden. Ilık ılık ve sessiz sessiz devamını getirsinler diye. Ağlasa rahatlayacaktı. Evreninde Hazeri? Ev-re-nin-de. Göz kapakları ve kirpikleri bir süre direndi. İçinden yıldızlar ve ay, ve güneş, bulutlar, gökyüzü koptu. Ayrıca hayatlar, ölümler, aşklar, öfkeler ve sevinçler, ve en astronomik hülyalar da, -başlığı kırmızı kurşun kalemle atılmış kadar tehlikeli- fermanlı kararlar, çocukluğu, gençliği, ve ağabeyi, ana-babası, memleketi, dostları, kendi aşkları ve sevmeleri, ve güzelliği, hakkındaki dedikodular, ve kendi dedikoduları, ooo lebalep, ağzına kadar dolu yalnızlıkları da, hepsi ama hepsi inci inci süzüldü elmacık kemiklerinden.
Neden sonra telefon çaldı. Galiba mutfakta telefon. Şıklığında beyhudeliği saklı lakırdılar paragraflara sığmaz, virgüllerse perçemleri andırır… ah latife! Arayan ya Nilüfer ya da Hazeri’dir diye düşündü. Kalkmadı.
Şubat 2015
(Daha önce Kitsch Fanzin ve YedinciKat Fanzin'de yayınlandı.)